Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor

17.02.2026 medyascope.tv

17 Şubat 2026’da medyascope.tv'de yaptığımız söyleşiyi yayına Tania Taşçıoğlu Baykal hazırladı

Ruşen Çakır: Merhaba, iyi günler. Boğaziçi Üniversitesi'nin eski rektörlerinden Prof. Üstün Ergüder'le birlikteyiz. Kendisiyle esas olarak ‘’Türkiye'de burjuvazi var mı?’’ sorusunu tartışacağız. Ama tabii hocayı bulmuşken Boğaziçi Üniversitesi'nden de konuşmamız şart. Hocam hoş geldiniz.
Üstün Ergüder: Hoş bulduk. Çok teşekkürler beni davet ettiğin için.

Ruşen Çakır: Estağfurullah. Hocam Boğaziçi ile başlayalım.
Tayyip Erdoğan İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı olduğu zaman, siz Boğaziçi Üniversitesi'nin rektörüydünüz yanlış hatırlamıyorsam
Ergüder: Evet. 1992-2000 yılları arasında rektördüm.

Ruşen Çakır: Belediye Başkanlığı döneminde Erdoğan’ın Boğaziçi'ne gelmişliği var diye biliyorum.
Ergüder: Evet, ben davet ettim kendisini. Üniversite Rumeli Hisarüstü’nde biliyorsunuz. Hisarüstü de çok çabuk şehirleşmiş daha doğrusu büyümüş bir yer. Onun için üniversite sıkışıyor o şehirleşme ve kalabalıklaşmayla. Kamu hizmetleri açısından ve üniversitenin sınırları açısından bazı sorunlar vardı. Belediye başkanıyken kendisinden randevu alıp gittim, sorunları anlattım. Sonra da gel yerinde gör dedim. Üniversiteye davet ettim, geldi. Bir yemek yedik hocalarla beraber. Kennedy Lodge’u bilirsin, Boğaziçi hocalarının yemek yediği, Amerikalılardan kalma eski bir binadır. Orada beraber yemek yedik. Sonra birlikte gezdik. Hisarüstü’nde Boğaziçi'nin bir duvarı vardır.

Ruşen Çakır: Çok iyi biliyorum o duvarı.
Ergüder: Rektör Semih Tezcan zamanında yapılmıştır. Çünkü arkada büyük bir şehirleşme oluyordu ve araziyi korumak amacıyla yapılmıştır o duvar. Nitekim, öğrencilerin İsviçre diye bildiği o alan, o güzel yeşil alan, o duvar sayesinde yapılaşmadan korunmuştur. Oraları gösterdim. Çünkü o duvarı yıkma teşebbüsleri de vardı dışarıdan. Yani orayı yıkıp içeri girme teşebbüsleri vardı. Sağ olsun Erdoğan geldi, çok yardımcı oldu. O senelerde, doğalgazla, suyla birtakım sorunlar oluyordu. O konularda çok yardımcı oldu. Öyle bir hukukumuz oldu.

Ruşen Çakır: Erdoğan geçenlerde yine Boğaziçi’ne geldi ama hocaların, öğrencilerin kampüse girmesi yasaklandı.
Ergüder: Çok başka bir dünya. O zaman çok farklıydı Boğaziçi. Boğaziçi herkese kucak açmıştı. Beni bu son yaşanan olaylarda birazcık kıran da şu oldu. O gün oraya gelen gençler, kim bilir kaç yaşındaydı.

Ruşen Çakır: Belki de yoklardı.
Ergüder: Belki de yoktular. Hâlbuki sanki oradaymış gibi davrandılar. Burada çok ayrımcılık yapıldı bize. Başörtülüler okula alınmadı gibi şeyler söylediler.

Ruşen Çakır: Ama yalan.
Ergüder: E yalan tabii. Yalan olduğunu sen de söylüyorsun. İnanamadım o söylenenlere, çok acayip geldi. Boğaziçi Üniversitesi, 28 Şubat günlerinin tek direnen üniversitesiydi ayrıca. Biz başörtülü öğrencilerimizi okuttuk. Sen biliyorsun zaten, değil mi?

Ruşen Çakır: Evet. 
Ergüder: Şimdi bu kadar sene geçtikten sonra, bu olayı bilmeyen, yaşamayan insanlar, sanki o günleri yaşamış gibi konuşuyorlar.

Ruşen Çakır: Çünkü şöyle bir şey var hocam. Boğaziçi Üniversitesi Türkiye'de bir yaşam standardı ya da yaşam tarzının simgesi olarak biliniyor. Şimdi o yaşam tarzı sahiplerinin yaptığı birtakım kötülükler söylemi var ve ‘’yapmışsa muhakkak Boğaziçi yapmıştır. Hatta oradan başlamıştır’’ fikri var. Hâlbuki, o dönemde ben de gazeteci olarak takip ediyordum; Boğaziçi Üniversitesi, başörtülülerin ender okuyabildiği belki de tek üniversiteydi.
Ergüder: Tabii, öyleydi. Mesela bir keresinde, Bandırma'ya giden bir feribotta bir baba ağlayarak bana geldi. İstanbul Üniversitesi'ne giremiyormuş kızı; ikna odalarına alınıyormuş. Ben babaya, “Ben Boğaziçi Üniversitesi rektörüyüm” dedim. Ama adamın, “Kızım üniversiteye giremiyor, okuyamıyor” diye ağlaması bana çok dokunmuştu. Hâlbuki biz Boğaziçi’nde bunu koruduk. Sağ olsun, o zamanki YÖK Başkanı Kemal Gürüz bize, “Siz ne yaptığınızı bilirsiniz” diye anlayış gösterdi ve problem olmadı. Beni kıran şey, bugün bu işleri hiç bilmeyen, tarihi bilmeyen insanların, çocukların, sanki orada bu olayı yaşamış gibi anlatmaları. Bir de video hazırlamışlar. İki tane başörtülü kız, "Bize ne sıkıntılar yaratıldı o günlerde” diyorlar. O videoda da bakıyorsun kızlar genç. 30 sene geçti aradan. Dikkat edersen, o gün de Cumhurbaşkanı Tayyip Bey fazla girmedi geçmişe.

Ruşen Çakır: Evet. Çünkü geçmişi biliyor.
Ergüder: Biliyor. Çünkü üniversitemize geldi, gitti; o havayı biliyor.

Ruşen Çakır: Peki, Hocam, ne olacak Boğaziçi? Hocalar hâlâ direniyorlar. Öğrencilerin başlarına yine sürekli bir şeyler geliyor. En son kulüp odaları kapatıldı. Taraflardan kimse pes etmeyeceğe benziyor diyeceğim.
Ergüder: Ben orada değilim, bilemiyorum. Dışarıdan gazel okumak istemiyorum, ama bu direnen arkadaşların birçoğu benim öğrencim. Neler yaptıklarını ne düşündüklerini ne kadar samimi olduklarını çok iyi bilirim. Onların derdi üniversitenin özerkliği ve akademik özgürlüktür. Bir üniversite özerk olmazsa, kurumsal olarak özerk olmazsa, içinde akademik özgürlüğe fırsat vermezse işlevini yapamaz. Yani onların direnişi budur, tamamen bilimdir. İdeolojik değildir. ‘’Neye taraftır bu arkadaşlar?’’ derseniz, ben de öyleyim. Ben tamamen bilime ve bilimin iyi üretilebilmesi için o kurumsal özerkliğe, akademik özgürlüğe meraklıyım. 90'lı yıllarda bizim üniversitelerin Avrupa Üniversiteler Birliği'ndeki saygınlığı çok yüksekti. Ben, Magna Charta Akademik Özgürlük ve Kurumsal Özerklik Gözlemcilik Konseyi başkanlığına seçildim. İstanbul Teknik Üniversitesi'nin rektörü Gülsüm Sağlamer, Avrupa Üniversiteler Birliği'nin Yönetim Kuruluna seçildi. Gülay Barbarosoğlu, Avrupa Üniversiteler Birliği'nin Yönetim Kuruluna seçildi. Bu, bizlerden dolayı olmuyor. Arkadaşlar bizleri tanıyorlar, evet, orada bir güven oluyor. Ama bir yerde de temsil ettiğin kurumların, hatta ülkenin saygınlığından oluyor. Şimdi bu kalmadı. Kalmadı, çünkü Türkiye'de yükseköğretim sisteminde büyük bir tahribat var. Üniversiteler özerk değil. Akademik özgürlükten bahsedemezsin. Türkiye'nin bir yerlere gitmesi için bunları düzeltmesi lazım, ama nasıl olur bilmiyorum.

Ruşen Çakır: Hocam, sizinle burjuvaziyi konuşacaktık. Boğaziçi Üniversite üzerinden geçelim. Cumhurbaşkanı Erdoğan Boğaziçi'nin birtakım ihtiyaçları olduğunu, bir şeyler yapacaklarını ve Boğaziçi mezunu zenginlerin de herhâlde buraya katılacaklarını söyledi. Türkiye'de zenginler ellerini cebe atıyorlar mı?
Ergüder: Biz mesela Boğaziçi Üniversitesi Mezunlar Derneği BÜMED’i kurduk. Boğaziçi Üniversitesi Vakfı BÜVAK vardı, 1978’de kurulmuştu. Buradaki felsefe şuydu: Yeni mezun olan arkadaşları camia içinde tutabilmek için, onları BÜMED vasıtasıyla organize edelim. Hayatta daha çok kazanmış, bir geliri olmuş arkadaşları da BÜVAK vasıtasıyla organize edelim. O modeli yürütmeye başladık ve 90'lı yıllarda da bunun faydasını da görmedik değil, gördük. ‘‘Superdorm’’ denilen bir inşaat yapıldı ki şimdi orayı da kapamışlar. O superdorm, çocuklara çok modern, Avrupa çapında bir yer, bir yurt yapmak için yapıldı. Orası da tamamen bağışlarla yapıldı. Bütün o kompleks, yanında tiyatro salonuyla beraber 7 milyon dolara çıktı. O, bağışlarla yapıldı. Sadece temeli, devletten alınan fonlarla yapılmıştır. O kompleks hayata geçirildi. Onun üstüne konan her şey bağışlarla olmuştur. Demek ki veriyor arkadaşlar. Yalnızca büyük zenginlerden değil, parası olan şirketlerden, büyük holdinglerden paralar alındı. Ama BÜMED vasıtasıyla organize ettiğimiz mezunlardan da küçük küçük, oda bağışları, yatak bağışları gibi şeyler alındı. Demek ki oluyor bu. Ama şimdiki duruma geliyorsun, Cumhurbaşkanı hangi oluşumdan bahsediyor bilmiyorum ama, Türkiye'deki bu kutuplaşmanın sonucunda, orada bir dernek daha kuruldu. Adı BURA (Boğaziçi Üniversiteliler Derneği). Bir de yeni bir vakıf kuruldu; adı BUVAKIF (Boğaziçi Üniversitesi Geliştirme Vakfı). Şimdi siz BUVAKIF’ın zenginlerinden mi bahsediyorsunuz, BÜVAK zenginlerinden mi? Ortalık karmakarışık oldu. Benim kafam böyle çalışmıyor. Boğaziçi mezunu, Boğaziçi mezunudur. Bunu arkadaşlara da söylemeye çalıştım. ‘’Sen buranın mezunusun, sen şuranın mezunusun’’ diye bir şey olmamalı.

Ruşen Çakır: Baroları da ikiye böldüler.
Ergüder: Bilmiyorum artık.

Ruşen Çakır: Peki, Hocam, sizinle bu sohbeti yapmamızın esas nedenine gelelim. Malum, aylar önce Fatih Altaylı kendisini ziyaret eden gazeteci ağabeyimiz Yalçın Doğan'a, “Türkiye'de burjuva mı var?” diye sitem ediyor. Hatta, “İçlerinden geçeceğim” demiş. Şimdi çok şükür cezaevinden çıktı Fatih, ama şu âna kadar henüz bir şey yapmadı. Orada sizinle konuşmuştuk. Hatta yaptığım bir yayından sonra siz beni aramıştınız ve bunu konuşalım diye anlaşmıştık. Fatih'in ne kastettiği ortada. O da benim gibi, ana akım bir gazeteci ve sudan sebeplerle tutuklanıyor, hapse atılıyor, ki ne kadar izlendiği ortada. Eskiden de zaten popülerdi, ama içeri girmeden önce yaptığı YouTube yayınları bayağı popülerdi  ve belli ki o çevrelerdeki insanlarla çok yakın ilişkisi var. Fakat yalnız bırakıldığını söylüyor anladığım kadarıyla. Siz buna şaşırmıyorsunuz.
Ergüder: Hiç şaşırmıyorum. Çünkü Türkiye'de burjuvazi yok. Yani benim anladığım anlamda yok. Bu ‘’Türk burjuvazisi’’ lafı çok kullanılıyor, ama niye? Geldiğim zaman, bizim Şerif Mardin'in öğretileri beni çok etkilemişti. Tabii Şerif Mardin'in bir sözü vardır: “Anadolu bir mozaiktir,” der. Ama kendi içinde adalar olan bir mozaik. Bir yerde işine geldiği zaman, o mozaiğin birleştiricisi devlettir. Şerif Mardin’in o mozaikten kastı, değişik coğrafi bölgeler, gruplar, etnisiteler. Bunlar, devlet dolayısıyla hiyerarşik olarak birbirlerine ilişki kurarlar.

Ruşen Çakır: Kendi aralarında değil.
Ergüder: Evet. Burjuvazi nasıl ortaya çıkmıştır? Burjuvazi, aslında çok uzun konuşmayı gerektirecek bir konu. Beni de eski günlere götürecek bir şey. Avrupa'ya bakmanız lazım. Avrupa'da burjuvazi nasıl ortaya çıkmıştır? Avrupa'da burjuvazinin ortaya çıkışı, piyasanın ortaya çıkmasıyla olmuştur. O piyasanın bir ekonomik gelişme sonunda düzenlenmesi için, piyasa etrafında oluşan o sınıfın bir düzen aramasıdır. Devleti öyle yaratmıştır. Devlet insana hizmet etsin diye yaratılmıştır. Devlet piyasaya hizmet etsin, düzen getirsin diye yaratılmıştır. Yani yukarıdan tepeye olan bir gelişmedir. Bizdeki gibi yukarıdan aşağı değil. Tabii bunun yanında da, mesela İngiltere'de Avam Kamarası’nın ortaya çıkışı söz konusu olmuştur. Lordlar Kamarası’yla karşılaştırdığınız zaman, Avam Kamarası giderek güçlenmiştir. Avam Kamarası burjuvazinin temsilcisidir. Amerika'da devletin ortaya çıkışı, ‘’temsil olmadan vergi olamaz’’ anlayışının etrafındadır. Bu, tam bir burjuva ideolojisidir. ‘’Ben devlete vergi veriyorum ama temsil edileceğim. O parayı nasıl harcadığını kontrol edeceğim.’’ Bu, çok önemli bir burjuva etiğidir. Bence burjuvaziyi anlamak için John Locke'u okumak lazım. Siyasi filozof olarak biz çok bilmeyiz John Locke'u, ama İngiliz demokrasisini okursanız John Locke'u bilmeniz şart. John Locke'un bütün sistemi, mülk etrafına ve o mülkün kutsallığı üzerine kuruludur. İnsan haklarının en büyük parçası da mülktür. Tabii Locke’a getireceğiniz, “Demokrasi yalnız mülkü olanların mı?” eleştirisi doğrudur. Fakat o, zamanla genişlemiştir. Ama orada edinilen bir ideoloji, bir yaklaşım şekliyle genişlemiştir. O da nedir? İnsan çok önemlidir. İnsanın hürriyetleri çok önemlidir. Devlet insana hizmet eder.

Ruşen Çakır: Peki, bize gelirsek?
Ergüder: Bize gelirsek, bizde insan devlete hizmet ediyor. Neden insana? Çünkü devlet hep birleştirici olmuş. ‘’Devlet Baba’’ dediğimiz kavram var ya, bizim rahmetli Metin Heper çok güzel anlatırdı onu: “Devlet Baba dediğiniz şey, biz yukarı bakıyoruz hep, biat ediyoruz.” Devlete biat ediyoruz. Burada burjuvazi olmuyor. Burada da kendine has bir burjuvazi var. Ben ona burjuvazi bile diyemiyorum. Devletten nemalanan, devletin sağladığı imkânlarla zenginleşen bir burjuvazi oluyor.

Ruşen Çakır: Sizin yıllarca, Boğaziçi Üniversitesi dışında çok önemli pozisyonlarınız, ilişkileriniz oldu ve bu söylediğiniz insanların çoğunu tanıyorsunuz.
Ergüder: Tanıyorum, ama sonunda da kişiler olarak düşünmeyelim. Çünkü ben bu tür genellemelere de karşıyım. Bunların içinde çok başka, çok değişik insanlar da olabiliyor. Yani gerçek burjuvaziye benzeyen insanlar da oluyor. Ama genel olarak sisteme baktığınız zaman, zaten Cumhuriyetimizde kendine has bir burjuvazi varsa, bu, devlet eliyle yaratılmıştır; devletten nemalanarak yaratılmıştır. Aldığın kontratlarl, aldığın ihalelerle zenginleşen bir burjuvazi. Bugün büyük holdinglere bak, hepsinde bir devlet geçmişi vardır. Tabii bu, kendine göre bir siyasi ideoloji de yaratıyor.

Ruşen Çakır: Mesela Sakıp Sabancı, Kürt sorununun en ağır yaşandığı 1990’larda, TÜSİAD’a, Kürt sorununun çözüm önerileriyle ilgili ya da diğer demokratikleşme konularında rapor hazırlatmıştı ve bayağı kıyamet kopmuştu o dönemde. Şimdiyse, özellikle AK Parti iktidarının son yıllarında iş dünyasından artık o tür çıkışlar hiç olmuyor. Hatta TÜSİAD Başkanını ve İcra Kurulu Başkanını da yargıladı devlet. Benim gazeteci olarak izlediğim süreçte, devletle, büyük burjuvazi diyelim, büyük sermaye arasındaki ilişkilerde, büyük sermaye aleyhine çok büyük bir dengesizlik var. Ama bu arada, büyük sermaye, büyük ölçüde para kaybetmiyor, ki Erdoğan hep bunu dile getiriyor. O da ayrı bir realite.
Ergüder: Evet. Ama Türkiye'de sermayenin yaratılmasında devletin rolü çok büyük. Bütün bu söylediğiniz kuruluşlar, Cumhuriyet döneminde devletin imkânlarıyla yaratılmış büyük kuruluşlar. Şimdi de ona benzer bir olay olmuyor mu? Oluyor. Şimdi de yeni bir sosyal grup yeni bir ‘’burjuvazi’’ ortaya çıktı. O da devlet eliyle zenginleşiyor. Bugünkü siyasi denge de o. Bugün Türkiye yeni bir sosyal sınıfı tanımaya başladı. Bu sosyal sınıfın ortaya çıkmasında iktidarın rolü çok büyük; iktidarın sağladığı imkânlar çok büyük. Maalesef Türkiye'de bu böyle oluyor. Böyle olunca da o burjuvazi yeteri kadar özerk olmuyor. Ben onu söylemeye çalışıyorum. Eninde sonunda, çok kaşıdığın zaman ortaya çıkıyor. Çok önemli bir biat kültürümüz var. Devleti çok yüceleştiriyoruz. Biz devleti hiçbir zaman insana hizmet eden bir örgüt olarak görmüyoruz. Devlet Baba konseptini düşün. Baba nedir?

Ruşen Çakır: Bahşeder.
Ergüder: Baba bahşeder. Baba sayesinde oradasındır. Hâlbuki Avrupa tarihine ve özellikle İngiltere'nin gelişmesine, Amerika'nın Amerika olmasına dikkat edersen, alttan gelen bir şeydir ve ihtiyaç dolayısıyla devleti ortaya çıkartmıştır. İhtiyaç nedir? Gündelik sorunların çözülmesidir. Mesela sen bir zamanlar Washington'da oturdun.

Ruşen Çakır: Evet.
Ergüder: Hiçbir zaman Washington'a, Amerikan Federal Hükümeti’ne ‘’devlet’’ denildiğini gördün mü? Devlet değildir. Washington'daki yönetimdir ve dikkat et ‘’Amerika Birleşik Devletleri’’ diye kullanılır.

Ruşen Çakır: Tek devlet. AK Parti'nin ilk kuruluş yıllarında, Erdoğan'ın genellikle birisinin evinde, yalısında, Türkiye'nin büyük sermayedarlarıyla yaptığı görüşmeler oldu biliyorsun. Erdoğan'ın biyografisini yazdığımızda da ben bunu bayağı bir kullandım. Hatta isimler falan da var.
Ergüder: Sen tabii gazeteci olarak onları çok daha iyi takip ediyorsun. Ben o kadar takip etmedim.

Ruşen Çakır: Evet. Ama bayağı bir görüşme oldu. Cüneyt Zapsu'nun, Can Paker'in çok rolü oldu. Münci İnci vardı. Onların düzenlediği epey bir buluşma gerçekleşti.
Ergüder: Can’ı iyi tanıyordum.

Ruşen Çakır: O dönemde, Türkiye'nin büyük burjuvazisi, yükselişte olan bir siyasetçiye, yani Erdoğan’a meşruiyet veriyor gibi bir hava vardı.
Ergüder: Vardı, evet. Ama şimdi o devir kapandı. Çünkü o meşruiyete ihtiyacı yok artık. O zaman, o kadroda hatırlıyorum da, mesela Can Paker iyi dostumdu. Siyasi görüşlerimiz pek uyuşmazdı, ama iyi dostumdu. TESEV’in kurulmasında beraber çok çalıştık. Fakat sonra, TESEV'in gelişmesi sırasında biraz koptuk. Ama orada gene şunu görebiliyorsun: ‘’Türkiye'de devletin yeni sahibi ortaya çıkıyor; buna destek olalım.’’ Benim söylediğim çok daha felsefi bir şey. Şunu anlatmaya çalışıyorum: Herkesin kafasında devletin rolü başka Türkiye'de. Sokağa çık, taksiye bin, şoförün kafasındaki devlet başka. İş adamıyla konuş, devlet başka. Türkiye'de devlet kutsal. Ama Avrupa burjuvazisinde devlet kutsal değildir. Devlet topluma hizmet eden bir örgüttür. Saygındır, ama devlet hizmet eder. Bizde farklı bir gelenek var. Belki burası daha iyi bilemiyorum. Ama demokrasinin gelişmesine hizmet eden bir kültür değil bu. Ben bunu üniversite olarak da yaşadım. Üniversitede ben kendime ‘kelaynak’ diyordum. Niye kelaynak? Çünkü benim inandığım şeyler insan hakları, diyalog, konuşmaydı ve üniversiteyi de öyle yönetmeye çalıştık. Birçok kişi bana, “Safsın, böyle yönetemezsin” diyordu. Yönettik, bir şey olmadı. O dönemlerde bazı olaylar oldu. Hiç unutmuyorum, bir keresinde solcu bir grup Kuzey Kampüsü çevirmiş. Oradan geçerken “Allah Allah, ne oluyor burada?” dedim. Bir toplantıya gitmiştim. Geri dönerken, bana, “Rektörlüğün önündeler, rektörlüğe gitme” dediler. Ben arka kapıdan girdim, aşağıdan yukarı çıktım, ofise girdim ve “Gelin konuşalım,” diye liderlerini davet ettim. O diyalog iyi oldu mesela. O senelerde bir sürü problem olurdu. Yemek boykotları olurdu. Yemek boykotlarında çocukları çağırırsın, yemeklere bu zammın neden yapıldığını anlatırsın. Bağırırlar, çağırırlar ve giderler, ama o bir şeydir, kafalarında, ‘’belki de adam haklıdır’’ ihtimalini yaratırsın. Ben ona inanan bir adamım. Sorunu güçle çözmek, orada bir çivi varsa onu vura vura kırma yaklaşımında değilim. Onun için ‘’kelaynak’’ diyorum kendime.

Ruşen Çakır: Hocam, son olarak şunu sorayım. Fatih Altaylı olayına tekrar dönecek olursak… Düşünce özgürlüğü en temel şey zaten. ‘’Burjuvazi demokrasi ister’’ diye bir ön kabul var.
Ergüder: Katılıyorum.

Ruşen Çakır: Ama Türkiye hariç.
Ergüder: ‘’Türkiye hariç’’ demiyorum. Ne tür burjuvazin var, ona bağlı. Faşizm de isteyebilir. Ama o ülkenin kültürünü, geleneklerini iyi çalışmak lazım. Benim tek söylediğim şu: Bizde ‘’Faşizm ister’’ demiyorum, ona da karşı durmuştur. Ama bizim geleneğimizde devleti çok kutsallaştıran bir yaklaşım vardır. Ve bunda, “İnsan mı, devlet mi?” diye sorduğun zaman, sokaktaki adam sana ne der? Hangisi kutsal?

Ruşen Çakır: Şimdi şöyle bir mesele var. Türkiye’deki sermaye sınıfının oluşumunda, sizin de söylediğiniz gibi, özellikle cumhuriyetin ilk yıllarında, devlet eliyle palazlanan birtakım gruplar oldu.
Ergüder: Şimdi de olmuyor mu?

Ruşen Çakır: Şimdi de oluyor ama, bir de…
Ergüder: Bu kutuplaşmanın parçası başka bir şey oluyor.

Ruşen Çakır: İnsan şöyle bir şey bekliyor: Kuşaklar geçti. Sakıp Sabancı'yı biliyorduk, Vehbi Koç’u biliyorduk. Artık çocukları ya da torunları geliyor iş başına ve onlar daha aktif, daha sosyal, daha magazin yönleri olan insanlar. İnsanlar onlara baktıklarında, ‘’Babası ya da dedesi devlet eliyle gelişmiş olabilir, ama sonra onlar da bir şekilde uluslararası sisteme entegre oldular; yurt dışında okudular, şu bu. Onlar sanki biraz farklı olur ve devletle aralarında bir mesafe olur’’ diye bir beklenti oluşuyor sanki.
Ergüder: Bende oluşmuyor. Çünkü o kültür, çok ağırlıklı bir kültür. Tarihten gelen ve asırların verdiği bir ağırlık o.

Ruşen Çakır: Kurtuluş yok yani.
Ergüder: Kurtuluş yok değil, kurtuluş olur. Ben ‘’kurtuluş’’ diye de bakmıyorum, ‘’değişim’’ diye bakıyorum. Toplum değişecek tabii. Söylediğin çok doğru. Mesela sen Galatasaraylısın, ben Fenerbahçeliyim. Bunların başında, o söylediğin insanlar var. Ben Fenerbahçeliyim, ama Dursun Özbek dostum. Gidiyoruz, başka işler konuşuyoruz. Torunu bizim Hisar Eğitim Vakfı’nda. Ali Koç'u tanıyorum. Ama eninde sonunda, devlet o kadar önemli ki. Ben o yaklaşımın demokrasiye bir katkısı olduğunu düşünmüyorum. Yani zorlaştırmayan bir faktör olarak düşünüyorum. Beni fena kıstırdın bugün.

Ruşen Çakır: Sonuçta fazla bir şey beklememek gerekiyor diyorsunuz.
Ergüder: Her zaman bekleyeceksin.

Ruşen Çakır: Bekleyeceğiz de…
Ergüder: Beklemezsen hayat bitmiş demektir.

Ruşen Çakır: Hocam, çok sağ olun. Çok teşekkürler. Prof. Üstün Ergüder'le önce Boğaziçi Üniversitesi'ni, sonra Türkiye'de burjuvazi olup olmadığını, burjuvazinin devletle ilişkisini konuştuk. Kendisine çok teşekkürler. Sizlere de bizi izlediğiniz için teşekkürler, iyi günler.



Destek olmak ister misiniz?
Doğru haber, özgün ve özgür yorum ihtiyacı
Bugün dünyada gazeteciler birer aktivist olmaya zorlanıyor. Bu durum, kutuplaşmanın alabildiğine keskin olduğu Türkiye'de daha fazla karşımıza çıkıyor. Halbuki gazeteci, elinden geldiğince, doğru haber ile özgün ve özgür yorumla toplumun tüm kesimlerine ulaşmaya çalışmalı ve bu yolla, kutuplaşmayı artırma değil azaltmayı kendine hedef edinmeli. Devamı için

Son makaleler (10)
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
21.02.2026 Yeni dinsel hareketler Türkiye’de niçin etkili olamıyor?
19.02.2026 Burak Bilgehan Özpek ile söyleşi: CHP oyuna mı geldi?
19.02.2026 Vahap Coşkun ile söyleşi: TBMM komisyonu görevini yerine getirdi mi?
17.02.2026 Türkiye'de burjuvazi var mı? | Prof. Üstün Ergüder anlatıyor
15.02.2026 Mahir Çayan haklıydı: Aynılar aynı yerde, ayrılar ayrı yerde
14.02.2026 Resmen “kurucu önder” ama hâlâ tecritte
13.02.2026 Erdoğan ve ben: Bir tokalaşmanın 35 yıllık öyküsü
12.02.2026 Akın Gürlek ile yeni dönem: Sert başladı, sert sürecek
11.02.2026 Özgür Özel sarsılmış ama yıkılmamış
22.02.2026 Kürt siyasi hareketinin başarısız “süreç” sınavı
22.09.2024 Ruşen Çakır nivîsî: Di benda hevdîtina Erdogan û Esed de
17.06.2023 Au pays du RAKI : Entretien avec François GEORGEON
21.03.2022 Ruşen Çakır: Laicism out, secularism in
19.08.2019 Erneute Amtsenthebung: Erdogans große Verzweiflung
05.05.2015 CHP-şi Goşaonuş Sthrateji: Xetselaşi Coxo Phri-Elişina Mualefeti
03.04.2015 Djihadisti I polzuyutsya globalizatsiey I stanovitsya yeyo jertvami. Polnıy test intervyu s jilem kepelem
10.03.2015 Aya Ankara Az Kobani Darse Ebrat Khahad Gereft?
08.03.2015 La esperada operación de Mosul: ¿Combatirá Ankara contra el Estado Islámico (de Irak y el Levante)?
18.07.2014 Ankarayi Miçin arevelki haşvehararı